14 Şubat 2012 Salı


Fabienne: Whose motorcycle is this?
Butch: It's a chopper, baby.
Fabienne: Whose chopper is this?
Butch: It's Zed's.
Fabienne: Who's Zed?
Butch: Zed's dead, baby. Zed's dead.

Sevmem ıslak havaları ben.. Hüznü hatırlatır genelde yağmur, nem, onca grilik. Ekim sonu dünyaya gelen bir su grubu, bir sonbahar çocuğu olmama rağmen, sevmem işte. Sevemedim. Ne kadar az o kadar iyi benim için.
Ağlamayı hatırlatır yağmur bana, sanki koskoca evren bir şeye üzülmüş, kırılmış, ağlıyor gibi gelir. Ne kadar çocukça.. Belki de bu yüzden sevemedim, tüm neşemle en renkli kıyafetlerim içinde evden çıkıp yağmura yakalanmayı. Sanki tüm hüznünü üzerime bırakıp kaçıyor, artık bundan sonra bıraktıklarımı kurutmak sana kalmış diyor gibi gelir. Sonra aslında ağlamanın ne kadar da güçlü bir duygu ifadesi olduğunu düşünürüm. Sonuçta bizi ağlatan, gözyaşlarımızın kontrol dışı akmasına sebep olan şey, kelimelerle bile ifade edemediğimiz duygularımız değil midir? Bizi ağlatan bir çok güzel sebep olsa da, nedense her zaman kötü, üzücü, kırıcı nedenler hatırlanır ağlamaya sebep olarak.. Soğan bile ağlatmaz mı bizi? Biz onu keserken, gazımsı küçük zerrelerini etrafa saçar ve bu zerreler gözümüze ulaştığında, gözümüz onların tedirgin edici yabancı etkisinden rahatsız olur ve başlar gözyaşı üretmeye, çok bilimsel ve kimyasal bir şekilde. Yani yıkamak atmak ister yabancı, rahatsız edici etkiyi. Korumak ister varlığını ve kendini. Ama bilinen bir gerçek vardır ki, neticede akan gözyaşı görünüşte aynı olsa da içeriği farklıdır, ruhsal gözyaşı daha çok protein içerir, soğan gözyaşından. Mahiyeti ne olursa olsun güçlüdür ama ağlamak. Belki de sadece bu yüzden bile sevmeliyim yağmuru artık..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder